Geçişin çiçekleri arsız açar her gece ismimin kuytusunda, görmezden gelirim de rahat bırakmaz yakamı. Ve ben en çok geçişleri severim yine de. Karanlıktan aydınlığa, yalnızlıktan yalnızlığa, felsefeden edebiyata, edebiyattan halı sahaya..
Vazgeçişler, umutsuzluğa kapılmalar, bir nihilizm akıntısında sürüklenmeler, yine de boğulana kadar yüzmeler..
Hayat olağan devridaimini aksatmadan yapıyor. Peki sen neler yapıyorsun ?
Umutsuz aşklarda yoğrulup mükemmel aşık aramaya başlıyorsun. Ne zamandan beri ele çamur değmeden testiler yapılıyor söylesene bana ? Bileğe kuvvet diyip harika aşklar yaratabilirsin oysa. Zaman kaybetmeden bir şeyler inşa edebilirsin.
Basit hatalar ağır bedeller tahsil ediyor bizlere, kabul. Olsun, yanlış hesapların düşürdüğü omuzların ardından y görünmez mi palamut ağaçları, parkta yakalamaç oynayan çocuklar ? Görünür tabii, görünmez deme hemen. Düşün bi, o zaman bir başka güzel olmaz mı geçişler.
Dur hele, otur bir soluklan , al çayını eline, şeker de orada duruyor. Söyle şimdi, bahardan kışa/kıştan bahara, Leyla'dan Necla'ya/Ahmet'ten Mehmet'e, evden sokağa sokaktan bara, rakıdan biraya biradan şaraba, şaraptan yıllara.. geçsen, geçsem, geçsek ? Kavranmaz mı yalıtılmışlık o zaman. İkonoklastk bıdıbıdılar uyuşturmasın beyin hücrelerini. Şşş.. sessiz olursan birilerinin geçişte olacağını duyacaksın sen de.
Geçmiş'lerdeki kayboluşta bulunan avuntu, kayıp zaman'a yenilgidir yalnızca.
Hikaye anlatıyorsun Emilia deme. Olur, bal gibi de olur. Hangisi yeni ki yaşanmışlıkların ? Herhangi bir kıyıda bilmemiş miydik ? Öğrenmemiş miydik ? Tanımamış mıydık ? Eğer ki ezer geçersen, hiç olurlar! Öyleyse nedir bu şaşkınlık, umutsuzluk, vazgeçmişlik, kararsızlık, korku ??
Hadi ama, bir şeyler avuçluyor bizi, sürüklüyor tik taklarında. Biri kaçıyorsa biri mutlaka kovalıyor, zamana kayıp düşmeyelim, dizimiz kanar, canımız acır mazallah!
Ne diyordum, heh;
"Geç, dönme ama bil!"
17 Ekim 2014 Cuma
9 Ekim 2014 Perşembe
Sor bakalım neredeyim
Boğazıma kadar boka batmışken bir umuda sarıldım Kafka'yı hiçe sayarak.
Bizim gibiler için de umut olmalıydı. Ayaklarım öyle nasır tutmuş ki gidememekten, tüm ihtimaller buzdan soğuk.
Bir adamın koynunda uyudum da, bir sus payı bırakamadım anlayacağın. -Burada rengarenk bir ev var-
Bu sorguların hiç mi sonu yok? Kendime uzansam hayattan eksiliyorum. Hayata uzansam kalabalığa boyanıyorum; bunca yıl bıçak bileyip kaçtıktan sonra bu insan saçmasından üstelik.
Önce bir babanın saçlarımı okşamasını kaçırıyorum. Sonra hiçbir erkek bir baba olamıyor benim için ki, kimseyi tüm benliğimle sevemiyorum. Yaşama konusundaki beceriksizliğim masada meyve tabağı kalıyor bunun yanında.
Son kıyametten sonra bile sevginin kellesini vurmuyorum ama. Düşün. O kadar gücüm var hala. Ellerim sıcak diyip, bir cehenneme daha gömülüyorum hep olduğu gibi.
Ne yapsam olmuyor anlayacağın. Sebep sonuçlarda yaşantıların rengi değişiyor hiç istemediğim sahnede. Bunca çığlığım yerine otursa da kötülüğe dair ne kadar üçleme varsa cadının süpürgesine binip bilinmeyen krallığa gidiyor.
Wristcutters A Love Story'da Eugene (Shea Whigham)'nin arabasındaki o koltuğu hatırlar mısın? Altına ne kaçsa kaybolurdu, karanlık bir döngü görseliyle, alakasız bir sahne oluverirdi filmin içinde de beni hep aynı etkilerdi.
Bu dünyada ne kaldıysa sizin olsun. Ben koltuğun altına yanlışlıkla düşüp, sonsuza kadar yok olmak istiyorum.
Özlem'e göre benim için hala umut var. Aslına bakarsan bazen ben de öyle hissediyorum; içten içe. Ben her bazen Özlem için de öyle hissediyorum.
Fakat her kurgudan sonra bedel ödeyenin kendi gözlerim olması tüm bazenleri kapı dışarı ediyor. Sessizliğim anlatmıyor, anlatamıyor. Bitkinlikten de ancak bu kadar çıkabiliyorum. Çabam takdire değmiyor da, ben, benim işte.
Duvarlarımın ardında vazgeçmekten başka bir yol da var belki. Anlatması zor. Kaçmak istiyorum en çok. Bazen kaçmaya bile fırsat vermeyecek kadar uzak kalıyorum hatta. Uzak kalamadığım noktalarda da bir şeyler anlatırlarken derin bir pesimist manzarada başka diyarlara yelken açıyorum. Alkolün bakıcılığına gerek kalmıyor çoğunda. Yitişin kollarına nasıl da yumuşak düşüyorum bi' görsen.
Aslında genel bir portre istiyorum bu dünyadan anlıyor musun? Benim nerede olacağıma dair. Arayışıma dair bir portre istiyorum.
Fırçayı verin Tanrı'ya.
Sürüklenmeye devam.
9 Eylül 2014 Salı
Önemsiz ağlatı
Gece sızıyor içeri. Geceyle birlikte sen ellerime dokunuyorsun. Umutsuzluktan bozma bir yatakta, uzanıyoruz tavanın içinden geçercesine. Biraz daha baksa tüm hayallere dokunacak iki beden, uzanmış, rigor mortis. Sanki. Sanıyoruz. Sancıdan geliyor farkındalık. Doğumdan. Ölümden. Tanıdık dağıtmalardan, dost sofralarından, erte'lerden ard'lardan ve yeniden'lerden.
Ne diyordum. Biraz daha baktık işte. Aynı gökyüzünde ayrı, aynı tavanda yan yanaydık. Dokunsak dağılacaktı. Uzandı eller. Ne de olsa sönmeye tutkun bi' ateş var içimizde. Tavan darmadağın, hayaller darmadağın, yeni doğmuş köpek yavruları darmadağın..
Ne yastığı ne çarşafı ne de bu kahrolası sensizliği düzeltebiliyorum. Kendime dönmek için gittiğim temmuz'lara selam vermeden kaçışlarım, senden ve sevgimden, hatta yaşatabildiğim tüm mavilerden. Yaz çocukları bilir. Eylül olmasan sen de bilirdin. Bunca gidişten sonra koşa koşa sana geliyor ruhum yine. Yolu yol değil ama, her şey sana geliyor. Plaklar, kitaplıklar, lav lambaları. Bana kalan hiçbir şey yok. Onca dağ tepe aşıp yanına koşuyorlar. Cadı kazanları kaynıyor. Ben kalıyorum yine kendimle. Bu kabusun biteceğini düşünsem de, bunun gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Kazana atıyorum kendimi, boynumdan başlıyorum yanmaya. Sonra bir yel esiyor haliyle "iyi değilim" cümlesi midemi bulandırsa da yalan söyleyecek gücü olmayan kırmızı papuçlu tavşanı oynuyorum. Bir duvar lazım, arkamı yaslayabileceğim aslında. Bir duvar lazım evet.
Yine sen haliyle. Kafanda onlarca Ben ile, Dante'nin tüylerinin kaldığı koltukta ayaklarını dikmişsin. Etrafından geçenler bir bir bıçak kenarı. Öpüp saramıyorum da. Oysa ne zaman bir buluta düşsem, aklıma sen gelirsin. Ne zaman sevdiğim bir tat dilime bulaşsa, aklıma gelirsin. Ne zaman kulaklarımda Pearl'ün sesini duysam, aklıma gelirsin, Ne zaman bir mevsim kaynatsam, aklıma gelirsin de uzanamam. Bu tarifsiz acının -ama herkesçe bilinen- verdiği tükeniş saçlarından başlıyor yıkamaya böyle anksiyete bozukluklarımda.
Zamanı var diye bekliyorum sevgilim. Kanayan ruhundan biliyorum her şeyi. Her sabah aynı düş ve her akşam aynı düşüşle bekliyorum; plazmaların gerilmediği, kaldırımların yumuşacık olduğu o zamanı. Umut sancısı. Bir fare gibi kemiriyor beynimi.
Bunca anlatı boşa. Siktir et bir bok da tarif edemedim zaten.
Sadece bil, bahçedeki çimler sen olmadan daha mutlu değiller.
Daha mutlu değil varlığım. Daha mutlu değil yaptığım yemekler, yıkadığım çarşaflar. Daha mutlu değil giymeye kıyamadığımdan idama giden uyku tişörtlerin ve çocuklarım.
Bil işte.
Bil ve tut artık kolumdan.
Bir yolunu buluruz.
Siktirolup gideriz mesela.
Ya da boş ver.
-Ne kahveye süt, ne yerleşik bir düzen ne beyaz üzerine mavi ne de lacivert..
İki ok sadece. Ayrı yönlere giden.
Havayı delip geçen.
16 Ağustos 2014 Cumartesi
İhtimamlar
Her türlü olasılık İzmir'in bu en kavurucu sıcağında toprak yüzeyine çıkıyor.
Saçma sapan düşünceler tohum döküyor bu dünyanın çimine.
Yitmelerden ve yitirişlerden düğümler oda lambasına boynunu geçiriyor
Telaşlarını yatıştıramayn bir kadın donuk kalıyor saçmanın ortasında.
İnsanlar zafer şarkılarını söylüyor bu bok sokağında o vakitler.
Kuşlar çoktan göç etmiş.
Kadın, katliamdan kendini sorumlu tutuyor haliyle.
Ağlamaktansa, bilmektense, sevmektense yahut
kör olmak, tükenmek, yok etmek daha çekilinesi geliyor.
Beklediği ses düşünceyi delip geçiyor o an:
"Vazgeç artık. Zamanıdır."
Bir kör kuyu alıp götürüyor kendi değersizliğini.
Köşesinde bekliyor sessiz;
Bilinci, sezgisi, kaçışları, kopuşları.
Her şey köşesinde.
Huzur konulan yanın altında gizlenmiş fırtınalar varken
Hangi yelken sağlam çıkar bu okyanustan?
Oysa tüm ama'ları itekleye itekleye sarılmıştı kadın.
Kandırmacalar hayal ettiği patikanın rengini değiştiremedi.
Aynı kışın, aynı şubatıydılar aslında.
Şimdi, birbirine uzak mevsimler olmuşlar da
ihtimaller yağmış üzerlerine.
Bahisler tükenmiş, omuzlarında yüzyıllık buruk bir zaman.
Öngörü karanlığında kıpırtısız bir göl.
Varlığını düşlemekten korktuğu canavarlar oturuvermiş huzur denilenin yanına.
Kim bilir kaç kere tükenmiştir..
Belki bir diyeceği var ama kadının,
Çıkamıyor dudaklarından.
Olsun, gözyaşları var saf huzurdan süzülen.
Kimse bilmez zaten gidişleri
Kimse bilmez tüm bu gidişlerin saatlerce öptüğü masumiyet olduğunu.
Mümkün mü böyle bir durumda o sesi duymak dersiniz?
Mümkün mü?
Sesler diyorum, hiç olmamalılar aslında.
bir iki..
-Cennetin kapısı burada!
Saçma sapan düşünceler tohum döküyor bu dünyanın çimine.
Yitmelerden ve yitirişlerden düğümler oda lambasına boynunu geçiriyor
Telaşlarını yatıştıramayn bir kadın donuk kalıyor saçmanın ortasında.
İnsanlar zafer şarkılarını söylüyor bu bok sokağında o vakitler.
Kuşlar çoktan göç etmiş.
Kadın, katliamdan kendini sorumlu tutuyor haliyle.
Ağlamaktansa, bilmektense, sevmektense yahut
kör olmak, tükenmek, yok etmek daha çekilinesi geliyor.
Beklediği ses düşünceyi delip geçiyor o an:
"Vazgeç artık. Zamanıdır."
Bir kör kuyu alıp götürüyor kendi değersizliğini.
Köşesinde bekliyor sessiz;
Bilinci, sezgisi, kaçışları, kopuşları.
Her şey köşesinde.
Huzur konulan yanın altında gizlenmiş fırtınalar varken
Hangi yelken sağlam çıkar bu okyanustan?
Oysa tüm ama'ları itekleye itekleye sarılmıştı kadın.
Kandırmacalar hayal ettiği patikanın rengini değiştiremedi.
Aynı kışın, aynı şubatıydılar aslında.
Şimdi, birbirine uzak mevsimler olmuşlar da
ihtimaller yağmış üzerlerine.
Bahisler tükenmiş, omuzlarında yüzyıllık buruk bir zaman.
Öngörü karanlığında kıpırtısız bir göl.
Varlığını düşlemekten korktuğu canavarlar oturuvermiş huzur denilenin yanına.
Kim bilir kaç kere tükenmiştir..
Belki bir diyeceği var ama kadının,
Çıkamıyor dudaklarından.
Olsun, gözyaşları var saf huzurdan süzülen.
Kimse bilmez zaten gidişleri
Kimse bilmez tüm bu gidişlerin saatlerce öptüğü masumiyet olduğunu.
Mümkün mü böyle bir durumda o sesi duymak dersiniz?
Mümkün mü?
Sesler diyorum, hiç olmamalılar aslında.
bir iki..
-Cennetin kapısı burada!
1 Temmuz 2014 Salı
-daha
Daha dayanabilirim diyorsun sonra.
Farkındalığın belini kırdığı dahalar alt üst ediyor boktan hayatını.
Sevişmenin yerini alıyor düşler ve düşünüşler.
Bir de düşüşler.
Daha dibe, daha derine daha o'na
Bunun güzelliği de hiç var olmamış olması belki de,
Olasılığı ya da, kahverengini düşündüren kadehin.
Bir yudum daha.
Küçük yalnız bir kertenkelenin rüyasından firar ettin çok çok küçükken
Kulaklarını tıkadığın nağmelerim en güzel şarkılarındı aslında.
Duyan olmadı pek.
Bir kadının hayatına eziyet edişinde açtın gözlerini
Kolay olmadı tabii harikalar diyarını kavramsallaştırmak o yaşlarda
Erken başladın, sevmemeye ve içmeye.
Çenen düşünce kaçtığın sorular
Kendine dair uyanışlarındı
Sıcacık.
Ayaklarının altından pamukçukları çeken zaman,
Üzerine önceler koyduğun sonbahar yapraklarını
Pişman etmeyenlerin rengine boyadı.
Öngörülemez fırtınalar bahçe kapısını çarptı haliyle,
O'na olan hasretin dinmediğinden ne yapsan uzak kaldın.
Sevdin ama doyamadı hayat.
Güzelliği ile bu sıcacık havalarda su veren sadeliğin
Paradoksallığının yutup yok ettiği girişine kadar
Bir nehrin büyülediği ışıl ışıl çayırlarda gezdin.
Sonrasına izin vermedi izdüşümlerin.
Şarabın rengini dudaklarına sürsen de
Babanın ninnisi hep saçlarındaydı.
Yürümek istiyorsun kırlarda ama,
Belki de gücü kalmamıştır
Ayacıklarının
..
Farkındalığın belini kırdığı dahalar alt üst ediyor boktan hayatını.
Sevişmenin yerini alıyor düşler ve düşünüşler.
Bir de düşüşler.
Daha dibe, daha derine daha o'na
Bunun güzelliği de hiç var olmamış olması belki de,
Olasılığı ya da, kahverengini düşündüren kadehin.
Bir yudum daha.
Küçük yalnız bir kertenkelenin rüyasından firar ettin çok çok küçükken
Kulaklarını tıkadığın nağmelerim en güzel şarkılarındı aslında.
Duyan olmadı pek.
Bir kadının hayatına eziyet edişinde açtın gözlerini
Kolay olmadı tabii harikalar diyarını kavramsallaştırmak o yaşlarda
Erken başladın, sevmemeye ve içmeye.
Çenen düşünce kaçtığın sorular
Kendine dair uyanışlarındı
Sıcacık.
Ayaklarının altından pamukçukları çeken zaman,
Üzerine önceler koyduğun sonbahar yapraklarını
Pişman etmeyenlerin rengine boyadı.
Öngörülemez fırtınalar bahçe kapısını çarptı haliyle,
O'na olan hasretin dinmediğinden ne yapsan uzak kaldın.
Sevdin ama doyamadı hayat.
Güzelliği ile bu sıcacık havalarda su veren sadeliğin
Paradoksallığının yutup yok ettiği girişine kadar
Bir nehrin büyülediği ışıl ışıl çayırlarda gezdin.
Sonrasına izin vermedi izdüşümlerin.
Şarabın rengini dudaklarına sürsen de
Babanın ninnisi hep saçlarındaydı.
Yürümek istiyorsun kırlarda ama,
Belki de gücü kalmamıştır
Ayacıklarının
..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)