1 Mayıs 2015 Cuma

Biri gidelim mi dedi?

Böyle zamanlarda, yokuşun gerçekliği iliklerime kadar işlediğinde yani, gecenin rengi kendini kendinden sardığında, evrenin boşluk diye tabir edilen kısmında bir başına kaldığımda yani; zihnimin en derininde kurduğum tüm bağlar kopuyor bir bir.  Yerim yok, yurdum yok. Sizin sarıp sarmaladığınız yerlerde huzur bulamıyorum. Aitsizliğim kendi boyunu aşıyor. Yetmiyor bir ilmek geçiriyor geceye. Umutsuzluğumu saydam mavilere boyasam da gecenin sonunda dizlerinin üstüne düşen yine kendim oluyorum. Saydamlığın güzel bir tarafı var. Toplumun dayattığı tüm ahlaki cümbüşler, edepsizlikler, devamında çaresizlikler hepsi karşıdan baktığında görülebiliyor.
Sığınamıyorsun haliyle bir yerlere. Nesnel avuntular paçalarını çekiştiriyor. Siktirip gitmek istiyorsun en çok. Yine. Fakat bırak akışın yönünü değiştirmeyi, bir etkin bile olmuyor bu kısır döngüde. Boş. Bomboş.
Tüketim toplumu bireyden başlıyor tüketmeye insanı işte. Hikaye bilindik. Hepimiz farkındayız da kurtaramıyoruz paçamızı bu sikik düzenden. Aciziz. Öyle bir "anlık" bombardımanındayız ki hatta  frontal kortekste kuraklık boy gösteriyor. Aptallık yeşeriyor ama. İyi kötü bir yaşam var. Belirsiz de olsa var.
Tüm bu şenliğin ardında koca bir hiçlik de var da, işte. Düşünme yetimiz gün geçtikçe sığlaşıyor, daha daha daha.
Tüketiyoruz evet ama,
daha çok da tükeniyoruz be.
Neyse, mücadele masturbasyonlarına devam.

8 Ocak 2015 Perşembe

Mesela Lili Marleen

Ellerim gibi sakladığım
ama henüz kırışamamış şarkılar
tırnaklarımın etimle buluştuğu yerden kulaklarıma ilişiyor.
birden geçmişten gelen bir hayalet gözlerime uzanıyor.
Yani nasıl desem.
ölümden de huzur sesler var. -burada Marissa söylüyor-
Yani, Nasıl desem!
kırgınlıklarım bu çamur deryasında
bir bir sevişmelerime dokunuyor
kendimden fazla kirlenmiyor hiçbir şey
yani, nasıl desem.
soğuk güzel güzel olmasına
kar yağacak diye bu sokağı izlemek rahatlatıyor beni
şarap kadehleri ve gidilmiş yerlerden toplanan ıvır zıvırlar
avuçlarımı da ısıtıyor ısıtmasına;
bira şişesi kapakları, bira altlıkları,
unutulacağını bilse sarı olmaktan vazgeçecek karalanmış post-it'ler -sahi sarı mıydı?-
yani, nasıl desem..
henüz toplanmamış mutfak masasını yok saysam
rüyalarım yutkunsa kimse adımı duymaz
korkacak bir şey yok
bir kar tanesi geçiyor şu an balkonunun en gizinden nasılsa,
yalnızlığıma ağlayıp yüzümü yıkıyorum,
yüzleşmelerim banyo aynasından cesetleri topluyor
yani, nasıl desem!
bitimsiz ağıtlar iklimlere varıyor.
yaşamakla bitmiyor.
oysa henüz genciz.
ormanın göklere uzanan ağaçlarının
hatta belirsiz rüzgar sesinin altından,
sessizce geçebiliriz.
kehribar kırların ucunda
utanmadan karşımıza çıkan sözcükler
ayın altında göl olur.
yani, nasıl desem,
geceden yoğun bir gece
imkansız şeylerden konuşur,
iyi ki'lerin bedene oturduğu
kararsız meltemlerde nefeslerimizi duyar
bir adım daha sarılırız tükenmişliğe
seslerimiz, ayın ve o kan kırmızı gecelerin bir parçası olur.
yani, nasıl desem.
sesimiz adı mavi'nin elma'sı gibi gelir kulağımıza.
Kestirme bir yol bulunur elbet.
nankör zamanla oynaşan kalabalıklaşmış gölgelerimiz
ay ışığının belirsiz, buz kesmiş ışıltılarını çiğner geçer.
imkansız şeylerden konuşuruz, yine.
tanrım.
gerçek manzaralar da aynı imkansızlıkta mı?

yani, nasıl desem;
kaçmak istediğin o büyük şehirlere,
hayatlar kadar tüten dağların doruklarına,
sesinden okunan şiirler kadar derin gecelere
damgasını vuran bu huzurlu hüzün;
nasıl desem, Tanrım!
ansızın burnuma gelen kokun
ruhumda anıların tıpasını çekiverdi.
kendi gecemde yapayalnız,
açılmış kapıların dilsizliğinde, samimiyetsizliğinde
kimsesiz bir çocuk gibi
ağlıyorum.
hoş geldin.
hoşça'kal.


dip: şarkılarımı paylaşıyorsun. kalben'i bile. yapma.

21 Kasım 2014 Cuma

Uyu artık

"Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?"
Sabahın bu saatinde hâlâ uyuyamamış olmamın da etkisi var Camille Claudel'in bu sözlerinin beynimde yankılanmasında. Henüz güneş doğmadı. Karanlığın tadını çıkarmak istesem de hiçbir balkonda huzur bulamıyorum. Hiçbir hükmü yok yaşadığım onca bugünün. Tüm mücadele mastürbasyonlarım sonuçsuz. Anlama astığım ceketler ince kalıyor böyle kışlarda. 
Aynı noktasındayım çöküşün. Duvarları çürümüş plazma. 
Apoptozis ruhumda meydana geliyor anlamıyor musun?
Beynimi parçalara ayırıp her bir parçasını ayrı yere koymam lazım. 
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık
..

18 Kasım 2014 Salı

In vitro'da var'lık


Yağmur sularına karışmış düşler görmüşlüğüm var.
Mevsimler kaynatıp ıhlamur yapmışlığım da var.
Bir kaç adam sevmişliğim var.
Bir çok adamdan gitmişliğim var.
Sus çilesine sarılmışlığım var.
Kendimi unutmuşluğum var.
Şehrin dik yamaçlarından yitişlere ok gibi inişlerim var.
Düşünerek yarattığım yankılarım ve uçurumlarım var.
Derinleşerek kendimi çoğaltmışlığım var.
Çoğaldıkça kendimden eksilmişliğim var.
Yok olan dünkü hayatın canlı cesedi olmuşluğum var.
Vazgeçişlerle dolu bir manzarayı izlemiş ruhum var.
Anlamak için kendimi yok etmişliğim var.
Anlamak için sevmeyi unutmuşluğum da var.

Diyorum ki, elimde hiçbir şey var.
İster misin?

12 Kasım 2014 Çarşamba

Janus yeşili

Çat!
Düştükten hemen sonra yüzünden çıkan sesti.
Çat!
Çantasının rengi de böyleydi. Düşüşünü gören kalabalık da. Ambulansın sesi bile böyleydi: Çat!
Otobüs geldi sonra; 554.
Vücudu titriyor. Muhtemelen sara. Kalp krizi de böyle mi olur?
Sırtüstü yatırmayın soluk borusu tıkanır diyorum.
Kaldırımda ters dönmüş ayakkabının diğer teki ayağında.
Kahverengi.
Otobüse bindim. 554. Otobüs de kalabalık. Kafamın içi kadar. Baygın adamı gören cama yapışmış. Herkes üzgün. Herkes kafamın içi kadar üzgün. Karışıklıktan utanarak zevk alıyorlar.
Uludağ. İneceğim birazdan.
Melih'in yanından ayrılır ayrılmaz okumaya başladığım hikaye bitmek üzere. "Umut var" yazmış son sayfaya: "Biliyor kadın. Kadınlar bilir. Egeli olanlar daha iyi bilir."

"Umudun adı Nautilus. Unutma, sen yaptın onu. Mavi bir hayattan."
Hafiflemedi.
Akıllı olmadıkları için gittiler dedim kendi kendime.
Akıllı olsa gider miydi?
Hem savaşlar da bu yüzden çıkmış, Sema hoca yanılacak değil ya.

Deniz kıyısında yürüyordum, kitabın adından mütevellit. Yokuş çıkan bir araba kadar hızlı. Central dogma. Saniyelik. Herhalde çok düşündüm. Nasıl ağlamaya başladığımı hatırlamıyorum.

Bu bankta biraz soluklanayım.
Olmaz. Fatih abi bakkalı henüz kapatmamış. Görmesin. Biraz daha yürüyeyim, apartmanın köşesine otururum. Hem karşıda çöp konteynerleri de var. Transcripsion.

Haydii. Matematik çalıştırdığım küçük kız birinci kat balkonunda.
Erteleyelim. Bunu da. Translation.

Nerede kaldın diye sordu babam.
"İlk beyaz yalanlarını mavi uğruna söyleyecek kız"
-Uzadı laboratuvar. Asistan bırakmadı. Sonra hoca ona kızıyormuş.
dedim. Yalanı dersime giren hocamın satır aralarından almıştım az evvel. İhmal edilmiş bir sorumlulukla. Sema hocanın öykülerinin sevdiğim bir yanı var, her karakter isimsiz. Böylelikle bana da ait olabiliyor kaçışları, üzüntüleri ve yalanları.
Nefes nefese verdiğim bu cevap odamın kapısına kadar idare etti.

"Sevda mavidir. Her tonu aşktır mavinin. Cam göbeği değil can göbeği olur sevda, canın tam merkezi, mavi. Sevda can verdiğiniz bir bebeğin adı olur, mavi bir rüzgâr adı."
Bir yudum su.
Bir çocuk mu doğurmalı?
Bir kurtuluş. Dağınık bir yatak odası. Sokağa atılmış siyah çöp poşetleri. Vizeler? Gelecek sancıları. Gidişler, yitmeler, yitirişler ve nicesi.
Yosun yeşili cehennemler. Hadi canım!
Umudun samimiyetsiz gülüşleri.
Bölünen uykular.
Sonradan bakıp içeriz diye henüz çekilmemiş fotoğraf kareleri. Sevginin kör noktaları ki yumruk gibi düşen gecelere.
Gidişler sonra.
Gitmeler.
Geçememeler.


Botları çıkarmalıydım gelirken. Çıplak ayak yürüsem yıllarca anlatabileceğim bir hikayem olurdu hem. Ayağımın çıplaklığı dışında hiçbir gerçekliği olmazdı.
Hiçbir güzelliği de olmazdı. Öznesini yitirmiş belki de bir daha hiç bulamayacak bir nesne olarak, bir düş ülkesine yürüyebilirdim.
Fatih abi bakkalı kapatmış olurdu yahut.
Bankta oturabilirdim.
Mavi bir kedinin başını okşayabilirdim.
Mavi bir çiçeği koklayabilirdim.
Mavi bir sigara içebilirdim.
Durup dururken mavi seven bir adama onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilirdim.
..
Asıl çıplak olan düşünceleri. Laboratuvar masası ikisinin sarıldığı. Sema hocanın kapı kilidi. Filiform papillalar. Malaşit yeşiliyle boyanamayan Pseudumonas.
MLST hatta.


Ne demişti Sema kadın:
"Onlar genç, âşık ve mavi."


Severler belki.
Ama gidecekler.
Savaşları da kendilerine kalacak. Yine.