6 Eylül 2026 Pazar

Şimdi ben nereden başlasam

 İnsanın tükenmişliği ile karşılaşması da anlık bir şey. Kapıya serçe parmağını vurmak gibi. Çıt.

Bilmiyorum ki neden etkileniyoruz böylesine bir anda? Çıt?

Neydi bizi olanla aramıza bağ kurduran şey ya da kesen toptan. Çıt!

Vivaldi İstanbul'da mı sahi? Kulağıma ilişen bu tını, anılarla aramdaki şuncacık mesafe, bir yanda geleceğime tutunuşum ama çok da tutunamayışım. Bu kadar merkezde olmaya yaşamı koklar gibi tutkuluyken, insanların hayatının sadece kıyısında duruşlarım, fazlasından korkuşlarım, isteyişlerim ama bir o kadar da kaçışlarım. Bunca karmaşa içinde kendime tutunmak zor gibi görünüyor değil mi? Değil. Çıt! heheh.

Tasarlanamayan o yerlerin korkusu mayaperest albüm kapağı gibi, vardır hocam bir yer, vardır. Uyar bile 3 yer tasarlamış hey yavrum.

Vadedilen tüm yerlerin de canı cehenneme bu arada.

Bugün bir yazıma denk geldim, "bırak kendini" koymuşum başına. İçeriği bırakanlar anladı. İnsan dibi de renklere boyayabiliyor bazen ya da şey diyosun: Sikeyim renkleri, böyle de olur.

Az'a tamah. Orospu çocuğu akepe. Bu da senin yüzünden.  (Sansüre gerek var mıydı, biz bizeyiz şurada)

Nasıl da korkuyoruz o savunmasız halimizden di mi? İncinmişin derler. Çıt.

Yaş 36 Emicim,

Bir çantaya yalnızca bir çekmece sığar, vadedilen. Aha! Çıt!

Aman ya. Anlaşılmak falan da değil artık derdim. Benliğim boyunu yüz yıl oldu aşalı.

Gitmek istiyorum artık.

Çıt.

18 Eylül 2024 Çarşamba

Tasarlanamayan üç yer

 Ahmet, ben geldim.

Orada mısın hala? Açık mıdır kapıların yoksa taşınmışmısındır?

Ahmet, ben geldim.

Kırıldım, yıkıldım, kendimin altında kaldım yine. 

Ahmet, ben gelebilir miyim sahi?

Bilir miyim gelmeyi, gitmeyi?

Yolları bilir miyim mesela? Kayboluşları, bulmuşlukları? Bilir miyim yahu, Ahmet?

Ahmet neredesin, tut beni artık.



"Berrak bir şekilde görmenin yolu hiç eylemde bulunmamaktan geçer." der acıbadem. Eylemsizlik hali. O malum noktada başarmak istediğimiz ama savrulmadan da duramadığımız ya da savruluyorsak da bir çaputa tutunmaya çalıştığımız o rüzgar aslında. İnsan nerede var olur ki tam anlamıyla? Olamıyor işte. Bir maskedir almış başını gitmiş. Çoğumuz kabul görmek için tırnaklarımızla dağlar kazıyoruz, açılmıyor o lanet yol işte.

Bir anlatış, iki duyuş, üç yakarış, dört gidiş.

Bitmiyor ki Ahmet.

(Oradasın değil mi? Buldun beni?)

İnsan yerini başta yadırgamıyor aslında, anlamaya çalışıyor. Cümleler, kelimeler, harfler, bitmek bilmeyen açıklamalarda boğuluyorsun. 

İnsan rahat da etmek istiyor. Kelimelerden minderler seriyorlar önüne, sere serpe uzanacağına, ölüyorsun.

Ya da ne biliyim, denize girmek istiyorsun mesela, soğuktur diyorsun, ayacıklarını değdirdiğinde, içini saran ıpılık bir örtü hissediyorsun. Açılıyorsun, açılıyorsun, açılıyorsun.. O suyun tekrar soğuyacağını unutuyorsun. Bir bakmışsın kıyıya bir yaşam kadar uzaktasın. 

İnsan boğularak ölmemeli.

(Ölüyorum Ahmet, görecek misin beni?)


Ben bir varoluş biçimi sevdim, iliklerime işledi. Sevilir de sandım yalan yok. Yalın bir tekdüzelikte güvende hissettiğim ama çoktan sifonu boylamış anların hissi kalmış bende. İnsan bazen kaybeder söke söke kazandıklarını. İsimsiz hükümdarlar, boktan isimler bulur birden hayatında. Şaşırırsın.

İçimi burkan bir sıkıntı var Ahmet. Bir sen anlarsın ama bulamadın beni. Düşünsel yolculuklar boyumu aştı. Ara ara baş edemediğim oldu da bu kadarını görmemiştim.

Evrildiğimiz yeri hiç sevmedim. Aramızda.

(Evrildiğim yerde misin ki Ahmet?)


Ayaklarım şimdi mi yere basmaya başladı? Şimdi mi görüyorum mesela? Olay görmek de değil, gördüklerini anlamlandırmak bir yerde. Üzerine tam da oturan böyle kıyafetler bulmuş anlamlarla da mücadele edemiyorum. 

Etmem de gerekmiyordur belki bir yerde.

Kabul etmem de gerekmiyordur.

Ne demişti acıbadem?

Eylemsizlik.

Bu sular nasıl durulur bilmem ama bulanıklıktan iyidir o taşın suyun en dibinde olduğunu görme hali.




Bu bir fark ediş yazısıdır, bir kimliği. 

Görüyorum. 

Artık

Biliyorum.


(Beni hiçbir zaman bulamayacaksın Ahmet. Kurtulamayacağım.)

 

30 Aralık 2022 Cuma

Otobiyografik kırıntılar

Üzerime giydiğim ama bir türlü tam gelmeyen; Kahretsin ki tam gelmeyecek olduğu gerçekliği değişmeyecek, biçimsiz insan kıyafetleri arasında boğuluyorum.

Ben kimdim? Nasıl güzeldim.. Neredeyim, ne oluyorum. Ol'uyor muyum?

2016 taslaklarını kurcalarken, nasıl anlatırım, ulaşırım, akarım sayfalara diye düşünürken, çat diye çıktı ilk cümle karşıma. Bu da değildi aslında aktarımım. Gün içerisinde Ümraniye- Beşiktaş yolunda bilmemkaç vesait değiştirirken, kulaklarıma çalınan notalardan sanırım ki Boğaz'da bıraktım kendimi. Tek kaçış bazen derse girmek oluyor. Çok ilginç Ahmet. Her adımda boşlukta savrulduğunu düşünürken pat diye kocaman gözleriyle bakanların sınıfına giriyorsun, ayakların yere basıyor, birden, öylece. Tutunuş bu kadar kolay aslında ama bir dal bulmak lazım işte.

Savruldu yirmilerim be Ahmet. Bir kitap ayracında bazen, bazen metro yolunda bir balıkçı amcada var oluyorum. Kendimi bulduğum yer metafizik bir yanılgı. Lakin yine de hissettiğim şey'in tarifi pek de mümkün olmasa da gerçek gibi. Gerçeği ararken geçtiğim bu yolların hiçbirinde ne doğruyu ne de huzuru bulabildim. Bunca yıl sonra hissettiklerimin alışılmışlığı var tabii, bilinmişliği, öğrenilmişliği. Nasıl yürüyeceğimi biliyor gibiyim mesela. Akışı, savrulduğum yeri, geldiğim ve gittiğim ufak kavşakları. Hepsini aldım yanıma, yıllandım. Güzeldi seneler tabii de ara ara aynı yere gelmek kısır bir döngüde sıkışmak gibi bir his yaratıyor bazen.

Ben buraya ne zaman gelsem yorgun gözlerim, morarmış dizlerim, kırılmış tırnaklarım oluyor. Bu da bir sığınma biçimi galiba. Nereye gideceğimi bilmemekten herhalde. 
Bugün metrobüs yolunda kulaklarımda İzmir için bir şarkı ilişiyordu. Neyini özlüyorum onu da bilmiyorum da. Çok nadir, çok nadir ama Ahmet, özlediğim bir şeyler var. Yanı başımda taşımak istediğim ama bir yerlerde kaybettiğim bir şeyler. Bir çok şeye uzun uzun kafa yorarım, bilirsin. Hepsi makul ve hepsi seçilmiş şeyler. Bazı yaşanılanların üzerinde düşününce sanki tüm şey'leri barındırıyor gibi geliyor. Oysa indirgemeyi öğrenmiştim. Fakat bu yollar, -yolun uzunluğundan bağımsız- başka geçişlere sebep oluyor.
Bugün 11 yaşında bir çocuğun ,70 yaşında bir amca ile denk gelmelerinin üstüne yaptıkları muhabbet eve gelme yolunu bulanıklaştırıyor işte. Eminönü'nde bir kaç balık tutmuş, oltası ve kovasıyla yürümekten yorulmuş evine gitme yolunda boş bir koltuk bulmuş, tırnaklarındaki siyahlıktan utanan, şansına küçüğün yanına oturan bu amca ve acayip akıllı sorular soran bu çocuğun iletişimi başlangıç ve gelinen yeri o kadar işledi ki beynime, gözlerimin dolmasına ve suratımdaki gülümsemeye engel olamadım. -eh her şey bir paradoks Ahmet, malum- Sahiden hassas insanlar için ne zor bir yer burası. Neyse, dahil de oldum konuşmaya pek tabii. Ufaklık siz 80 90'a kadar yaşarsınız bence dedi. 30 yıl ömrün var demiş doktorlar amcaya -30 yıl da ömür biçilir mi ne saçma, neyse- 13 yılı devirmiş, 17 yılı kalmış, nasıl yaşarsaymış işte o yıllar da. -Nasıl yaşanılır sahi böyle yıllar?- Çocuğun kocaman gözleri gözlerime işledi Ahmet, doldu taştı sel oldu. Tanrım bazı şeyler çok çok. 

11 yaş bir yerde
70 yaş bir yerde
Balık kokan kova istifini bozmamış
Balıkları gösterirken özür dileyen eller bir yerde. İnsan ellerinden utanmamalı Ahmet!!!

Düşüncelerimden uzaklaşıp dış dünyaya sırt çevirmem lazım böyle zamanlarda. Korunma mekanizması. Seçilimdir belki, yaşama iç güdüsü, bir nevi buna adapte olmak.. Belki, ne biliyim.  Düşünmenin yararsızlığının bir simgesiydi sanki o an, dayanma gücümün çanak yapraklarını bir bir koparıyordu zihnimden. Tohuma gidecekse irdeleme, başladığım yere varmak da zor.

Otuzdan sonra kendi derinimde olduğum yerde hiçbir şey bulamamanın sancısını yaşıyorum. Rasyonellik ve duygu arasında bitmek bilmeyen savaşlarımda, kendimi savunmak ya da aklamak her ne ise, mantık aramaktan yoruldum.

70 yılın yanında kalan şu kadarcık tecrübemle anladığım bir şey var, tüm argümanlar eylemsizliğin en doğru karar olduğunu gösterdi hep. Eh, böyle bir dünyada Özge olmak Ahmet, bilirsin. Bu uyuşukluk halinde yollarımı aramak, kendim için çaba harcamak, düşmekten korkarken çabalamayı bırakmak.. falan feşmekan.. var olduğum şu ömrün heykelini bilinçli bir şekilde yontmak, bir kılıf dikmek, zor bunca dinamiğim içinde. Oysa bildiğimden emin olduğum şeyler var.

İnmem gereken bir durakta, elinde kova ve oltasıyla, başında balıkçı şapkasıyla, 70 yaşında bir amca ruhuma ilişti iyi mi.. "iyi akşamlar hocam" diyerek bitirdi yolculuğu.. Aradaki 38 yılın anlamı yokmuşçasına..

9 Ocak 2022 Pazar

Beyaz peynir ve kurumuş ekmek

Eksik hissediyorum yine. Geriye dönüp baktığımda, onca dağ tepe aşmışım, ite kaka gelmişim işte şöyle günlere /zamanlara. Tükenmişim çokça. Dağılmışım. Dağıtmışım da ama. Gülmüşüm. Düşmüşüm. Kalkmışım. 

Parçalarımı da toplamışım, bırakmamışım etrafta öyle dağınık. Ama bir ben etmemişim ya. 

Eksik hissediyorum bugün. 

Eksilmiş daha çok.

-Buz da ister misin?

-Olur. 

27 Nisan 2021 Salı

Bir göçmen yurduna döner

Bilmiyorum içimde bu köpüren, dolup taşan şeyi nasıl anlatırım.

Ama yazmam lazım. Unutmamak için. 

Buradan gittiğimde kimdim, şimdi kim oldum, kimler kaldı, bilmiyorum. Fakat uzun uğraşlardan sonra, sonunda tekrar hesabımı kurtarabildim, sonunda tekrar içimi umarsızca dökebileceğim yere gelebildim.

Bugün, 4 yıl sonra, buradayım. 

Böyle bir baharda içime yaprak döktüm, ne güzel! 

Geldim. 

Buradayım. 


4 Nisan 2017 Salı

Oda

Hayatimda ilk defa, gercek anlamda ilk defa, iyi seyler olacagina dair yeseren cicekler hissettim gogus kafesimde yalan yok.
Ufacik bir serzenisin buyuyup dag oldugu yollardan asilamayan tepeler dizildi onume boy boy. Pacalari sivadim, bodoslama daldim, yalan yok.

Boyle olunca insan gec fark ediyor. Gec de ne goreceli! 4 ay bir olmak icin gecken anlamlandirmaya erken olabiliyor. Sigara kokusu sinmis tisorte "acaba"lar hapsoluyor haliyle. Salon-balkon arasi 10 saniye. Bir uyuyamayis icin oldukca kisa. Zaten uyumak icin uzanilmamisti ya neyse.

Off. Gelis gidis gec kalis erken varis.  At kenara at at. Selman'in yaninda ilk defa kendimi yalniz ve huzursuz hissediyorum diyecegim alt tarafi. Ne uzun surdu. Insan kendi evinden de gidemedigine gore kacisimin burasi olmasi pek de sasilir degil. Eh, yalan yok. Insan bir cok seyle bas edebiliyor, direnmeye inansin yeter ki. Fakat bazi seylerin ispati ya da izahi yoktur. Gerekliliginin disinda olmayani gosteremez, dokunduramaz ya da koklatamazsin. Bazi dogrularin kaniti yoktur. Bu noktada direnmenin elmanin oksitlenip kapkara olmasindan da farki kalmiyor. Metastaza ugramis hucrelerin ne boka sebep oldugunu uzun uzun anlattigin bir ogle vakti sonrasi, gecenin icine son gun gibi dalarken kim bilebilirdi ki 5 sehir degistirecegini!
Yollarin tek seride inmeye ramak kaldigi bir gecede yani! Hangisinin daimi olacagini bilemiyor insan iste!
Huzursuzsan yatagin yaninin pamuktan olmasinin bir onemi olmaz diyorum.
Olmasi icin bir sebep de kalmamistir artik
Olmasi icin bir sebep de yoktur belki de
diyorum.

Sarhosluk ve uyku sersemligi gercekligin en saf haliymis.
Alisamadim'lar geceye duserse, kalmalarin bir anlami da olmuyordur herhalde?

Alismayasin Emi.

27 Aralık 2016 Salı

Üzüm vaaar, karpuz vaaar!

-Ders kadın ders?
-Başlıyorum. Sen de çalış ama.
-Öyle yapacağım. Kolay gelsin.

Yalan söyledim. Biliyorum o da henüz oturmadı işin başına. Belki sigarasını bile çoktan yakmıştır. Sigarasını nasıl yaktığını anımsayamıyorum. Ama şu an gözlerimi kapattığımda bunu kesinlikle hayal edebilirim.
Kelimeleri de bu yüzden daha çok seviyorum. Ardarda bir sürü hayal kuramam, fakat kelimeleri usanmadan dizebilirim, çünkü benim için, elle tutulabilen gözle görülebilen her şey onlar. Tanrım ne de gerçekler!
Neyse. Sonuçta parlaklığını kaybetmeyen herhangi bir nesneden umut kesilmez. Kesilmez de rüzgarın da etkisini unutmamak gerek. Sertse, kıpırtısız nesneler üzerinde ıslık çalar -manzarayı ondan seviyoruz belki de- bir yere bağlı olanlar sarsılır, olmayanlar sürüklenir, bir de yağmur yağdı mı! Böyledir, bazıları hapsolur, bazıları devam eder.
Pek de ilerleyememiş, kanının son damlasına kadar yaşadığı çağdan nefret eden biri olarak, hüznün yok yere uzandığını söyleyebilmek isterdim. Ama o kadar çok ölüm sığdırdık ki şuncacık zamana. Hiçbir şey yok yere olmuyor artık. Tanrım ne çok şey değişti. Nasıl da katlanılmaz oldu artık nefes alıp vermek.
Açık maviler, patika yeşilimsileri, erguvan kırmızıları derken inanmışlığın ötesinde bir vazgeçmişlik kavradı hepimizi. Derbeder bir unutuş kazındı aklımıza mıh gibi. Tam da bu noktada, ufacık çocuklar can buluyor göğüs kafesimde. Ufacık çocukların her şeyi var edebilecek güçte gülümsemesi vardır tavşanlar. Ölümün burada işi yoktur. Mücadelenin başlangıcı da bitişi de burasıdır. Fakat artık, sanki, onca dağ tepe aşıp, bulutları arşınladığımız bu mücadelenin de bir anlamı olmamaya başladı.Yorgunluk, uyuşukluk, bolca sıkıntı, en çok ölüm. Ölümün yaşı yokmuş tavşanlar, el kadar bebeklerin de kurşun yaraları olurmuş.
..


Başaramadım biliyorum. Dört duvar arasına hapsolmuş bir ağaca paha biçilmez bir tükenmişlikle sarılıyorum. Bu da bir hastalık.
Oysa bir zamanlar savaşmaya, dostluğa ve aşka yeteneğim vardı, yalan yok, galibiyetlerim, dostlarım ve güzel aşklarım oldu. Hayal kırıklıklarım da pek tabii. Düşlerimin hatası, devrin pisliği dedim, böyle böyle derken insanlardan uzak kalmak geçerli bir kurtuluştu. Yalnızlık arttıkça insan kendini daha iyi keşfeder. Bilirsiniz.

Düşüncelerimi yakalayamamakla birlikte içine girdap gibi çekildiğim çelişkilerin farkındayım.
Böyle kısır bir döngüde ne boş verebilir ne de rahatlayabilir insan. Ne hiçlik ne de her şey. Zor tavşanlar zor. Zıtlıkların arasında birer köprü, sonsuz şiirlerin geceleri derken; güneş varken güneş, yokken sıcaklık arayan kedi misali olduk hayatta.
Gerçi her şeyden vazgeçip elinden alınacak hiçbir şeyi olmayan birer aylak da olabilirdik. Bu demek oluyor ki kurtuluş hala var, belki, ufacık da olsa. (Var mıdır Selman?)

Günün kendinden başka bir vaadi olmasa da "umut" var demek istiyor insan. Mesela Selman'ın sözcüklerini her duyduğumda bunu söylüyorum.
-Yalan yok.
Her akışın bir sonu vardır elbet, korkmuyorum, ışık diriltir neticede. Nasıl bulduysan öyle bırakacağın günlere birileri sızıverir; geç kalmadan. (Geç kalmadan diyorum çünkü öyle Selman.) Pessoa bile "Her yeni doğumda neyin öleceğini düşlemektense neyin doğduğunu hissedebiliriz pekala" der. Stoacı değilim aslında, yalnızca hayata karşı gardımı almak zorundayım.

Fakat Selman'a sarıldığımı düşlediğimde, at arabasının arkasında "üzüm vaaaar!" diye bağırdığımız zamanlar geliyor aklıma. Damağımdaki bu şölenin sadeliğini anlatamam. Oysa kelimeler, dokunabildiğim bedenlerdi.

Hayat ağır geliyor, kabul. Hatta bazen heyecanların şiddetini kaldıramayacağımı düşünüyorum. Sonunda aynı noktaya ulaştığım malum varışlarım. Aksine hiçbir zaman inanmadım, inanamadım. Selman'ın yarattığı bir karakter olsaydım mesela, uyduruk dizi karakterleri değil ama, belki de o zaman açılıp serpilebilecek güzellikte bir çiçek olabilirdim ve muhteşem bir hevesle dinleyebilirdim olacakları. (Ama jin jine kulilk bave te ye! dedik bir kere. Heheh.) Çünkü sayfaların meltemleri serin, ışıkları fazla da gerçek değildir. Çünkü gerçekler bazen korkutur, çünkü büyük sevinçler hep üzerinde erir, çünkü bir şey'e inanırsak başımıza felaketler gelir!

Hayır yahu. İnanacaktık. En çok da çocuklara.
..

Menekşe rengi gün batımları vardır Selman! Nedeni bir cam kadar gerçek acıları Awaz'ın, Ciwan'ın, Koma'nın tınılarına hapsetsek de menekşe rengi gün batımları vardır!
Ve coğrafya kader olmamalıdır!
Hadi sarılalım.
Düşünmeden.
Düşmeden.
Bilmeden.
Bırakalım.
..

23 Ekim 2016 Pazar

mart 2016

sarılıp uyumak istiyorum yalanıyla kirlettiğimiz çarşafların rengi saç tellerimizden aktı. bileklerini kavrayamadığımız bir kız çocuğunun kayboluşu bilmediği bir otobüs durağında beklerken son buldu. nereden bineceği mühim değildi de ineceği durağı bilmemesi tüm bayram sabahlarının tırnaklarını kesti.
..
aynı sahne farklı şekillerde tekrarlarken kendini beynimin en soluklanmaz loblarında; aynı gece yarıları, sıkıntıdan beter ama sıkıntıdan başka da bir adı olmayan bu boktan duygu ardıç dalgaları gibi kabarıyor içimde. mordoğan'ı sürekli özlememin sebebi de çocukluğumdan başka bir şey olamazdı zaten. paslı kasabaya fener'in oradan baktığımda ruhumun tamamen çökmesinden kaynaklanan, ilk nerede hissedildiği belirsiz kahverengi bir perişanlık sarıyor iliklerimi dört nala. iç bulantısı dehşete dönüyor, yorgunluğum ise çırılçıplak bir korku gibi uzanıyor önüme. tüm nefes aralıklarını, dinlenme yerlerini, bank köşelerini, sahil kenarlarını küle çevirdiler! bu nedenledir ki canlı olmaktan duyduğum tiksinti boyumu 10 metre aşıyor. içine sıçtığımız bu koca evrenin hiçliğinin altında üzerime çin seddi yıkılmış gibi eziliyorum.
sana sarılıp uyumak istiyorum diyemiyorum. onun yerine huzursuzluktan dermanı kalmamış şu koca ağacın dallarına benliğim karışsa da gök olup gitsem istiyorum sık sık.
zor da değildi oysa.
neden olmadı?
..
bulanık vedaları gözlerime sinmiş gün usulca çekilirken kendi koynuna, "burnumda tütüyor gelecek!" diye bağıramıyorum.
hepsi bundan.

peki ben bunu buraya neden yazıyorum?
ne biliyim ben neden.

26 Mayıs 2016 Perşembe

Fotoğrafların kellesini kestik

Neden gelmedin ki?
Neredeydin bunca zaman?
Niye yoktun?

Çok şey oldu sen yokken.
Boynuna sarılıp biraz soluklansam, anlatabilirim belki.
Ya da boşver.
Hiçbir şey anlatmasak da olur, yıllarca sarılı kalalım yeter.

..

8 Ocak 2016 Cuma

Siz de

Bloga bakmayalı bir anda 60a yakın kişi takip etmeyi bırakmış. Şaşırdım.
Fakat hala takip etmekte olan 382 kişi beni daha çok şaşırtıyor.
Neden buradasınız? Burada mısınız?
Siz de gidin.


giriş: -

gelişme: pat pat pat pat.
panjura düşen yağmur damlaları ile ellerime düşen hüzün aynı sesi çıkarıyor. pat pat pat. balkondan belime kadar sarkarken tüm yağmuru akciğerlerime doldurmayı dilediğimi bilmenizi istiyorum.
izmir'de yağmurun pek bir ağırlığı olmaz normalde. bugün kaç ton basıyor bilmiyorum, kaç kar eder bilmiyorum, kaç beyaz? bilmiyorum.
yoruldum davşanlar yoruldum. tüm evrenin ağırlığını hissediyorum omuzlarımda. hatta yetmemiş atlas'la sevişmiş başka bir evrene daha gebe kalmış gibiyim. kendi gözlerimden ağır her şey. bu nedenledir ki pek baş edemiyorum. düştüğüm yerde kimseyi bulamıyorum. benden ne farkınız var, bulamıyorum. kendimi olabildiğince hayatın dışına atıyorum, şey'lerle temas etmemeye çalışıyorum, uzak kelimesini belime bağlıyorum ama yine de tam da kaçmak istediğim şeyin kucağına düşüyorum. durum bu. durum hep bu. şehirlerin, ülkenin, hatta tüm bu lanet dünyanın pisliklerine çırılçıplak düşen mizacımla hayat duyumları bana acı veriyor. eh, sonuç olarak yine -anlarsınız ki- baş edemiyorum.

sonuç: tüm ardlar saçlarıma dolaştıktan sonra hayatı hissetmemeyi, varlıklara dokunmamayı istedim. yalan yok, tüm benliğimle bunu istedim. tüm bu uzaklaşma çabalarım görülerime ters düştü tahmin edilidiği üzere. şey'lerle bağımı gerçek anlamda kesebilseydim duyarlılığımı bunca azdırmazdım herhalde. başka nokta göremiyorum.
adım attığım her yerde kan sesleri. bunca ceset tıka basa ruhuma doldurulmuş ve tırnak aralarımdan 7 yaşında çocuklar akıyor.
olmuyor işte. baş edemiyorum.
hiçbir şey yapmıyorsam da nefes alıyorum bu bile yeterli.
eskiden bana hiç zararı dokunmayacak, o boktan incir çekirdeğini doldurmayacak olaylar felakete dönüşüyor artık.
kabul, kaçmak için yanlış yöntem seçtim. ama hiçbiriniz de kolumdan tutmadınız be davşanlar. kötü bir dönüş yaparak başladığım noktaya dönüyorum her defasında. eh orada bulunmanın dehşetine bir de kaç yol yorgunluğu ekleniyor bi' bilseniz.

sarılmayın lütfen. telaffuz ettiğiniz tüm eskimiş isimler ellerime uzanıyor.
ellerim kendime bile yetmiyor.
beni eksilttiniz.
beni neden eksilttiniz.
..

26 Ekim 2015 Pazartesi

Her bahar gittiğimiz o boktan yeri bilen var mı?

Güzel şeyler inşa ettiğim küçük bir zaman diliminden parmak uçlarımda, kimseyi uyandırmadan geçtim. Yine'lerin yeni'lerle bir olduğu gün aşırılarında taze biçilmiş çimen kokusu kaplamaya başladı beyin hücrelerimi. Ben yine bildiğim gibi yazdım.
-Ah bu yinelerin saçlarını çeksinler.
Tüm öznesi olmayan cümlelerin yitirilmiş künyeleri bana kaldı; yine. Yine var etmek, sonra'ları kimsenin duymadığı bir cisme bürümek, durak-ev yolunda hıçkırıklarla bir bankta soluklanmak, bana kaldı. Yaşamaktan çok var etmeyi arzuladığımdan,ya da var ettiğimin çırılçıplak benliğini, gerçekliğinden daha çok sardığımdan gitmelerle arama bir mesafe koyamadım. Tutunası olmayanları un ufak ettiğim -mişlerle ne de dik yürümüştüm bunca yolu oysa. Ayların kaç kilometre yaktığını bileniniz var mı?
Tutkulu anların mucizesi kılcal damarlarımı yaktı, nefesimin kesilmesinin başka bir anlamı olamazdı herhalde. Cennet bizlere göre değildi zira. 
F. Altay metrosunda yalın ayak uzanmış çocukların elini cebine sokması, benim metroya biniş boşluğumla aynı tabutta. Özgerçekliğin içinde odası tütmüş yetim gibi kalmak, eh, bilirsiniz, yine bana kaldı. Düşerek yankı ve uçurumlar yarattım kendime, 25 yılımın büyük bir bölümü böyle geçti. En ufak bir sahne; ışığın yarattığı ince bir değişim, Ekim'de sobası yanan bir oda, gökyüzüne salınmayan dilek balonları, duvarın öte yanındaki bir ses, küçücük koridorda aslında çok da iyi tanıdığım bir insanın ayak sesleri, giriş kapısı, ayakkabılık, ufacık mutfak, bana ait olmayan tüm bu şeyler, yankıların, özlemlerin içinde düşüncelerimin geleceğini yere yığıyor. Her duyguda başka bir insandım ben oysa "hosçakal" demeden önce bilmeliydin. Tanımlanmamış her izlenimde azap çekerek yenilenmek, hüzünden bir boşluğa düşmek, düştüğüm yerde ellerini bulmak gerekti. Döngüyü böyle değiştirmeyi denedim bu sefer. Bana ait olmayan izlenimlerle yaşadım şu kısacık zamanda. Bugünse korkularınla tüketiyorum kendimi, kendim olma şeklimle bile benden olmayan duyguları sarmalıyorum. Oysa, aktarmalı uçakta, ne kadarım kaldıysa, bir adama sarılacak, o adamın koynunda mücadele edecektim bu boktan dünyayla.

Kalan parçalarımla uzandığım adamın koynunda işkenceler. Kırılmış dişler, yarık ayaklar, yarık düşler, fişlenmiş umutlar gördüm.
Kalan parçalarımla uzandığım adamın koynunda, Ankara'yı, ölümlerin asıl çaresizliğini, boktan geleceğin tohumsuzluğunu, yitirilen koskocaman gözleri gördüm.
Kalan parçalarımla uzandığım adamın koynunda, her şey olabilenin düşlerini, Roma imparatorluğunu, İngiltere kralını, bir de tel örgüleri gördüm.
Kalan parçalarımla uzandığım adamın koynunda, başka bir dilde sevmeyi, coğrafyaları, sınırları, sınırı olmayanları, kimliksizleri gördüm.
Kalan parçalarımla uzandığım adamın koynunda, dağların uçsuz bucaksız umutlarını, şehrin korkutan ışıklarını, denizde uzaklaşan gemilerin dümenini gördüm.
Kalan parçalarımla uzandığım adamın koynunda, bileklerinden öpülmüş çırılçıplak bir kadın, donuk gözleriyle elindeki simiti dünden on parçaya bölmüş bir çocuk, an'ın dingin huzurunu gördüm.
Kalan parçalarımla uzandığım adamın koynunda,
kalan parçalarımı gördüm.

13 Eylül 2015 Pazar

Sevgili Türk kardeşim



Sevgili "Türk kardeşim, ırkdaşım" ideolojimi bir yana bırakarak yalnızca insanlığımla ve dümdüz yazıyorum sana,

Doğuya yapılan baskının ufak kısmını Gezi'de bize yaptıklarında nasıl da ayaklanmıştık değil mi? Türk-Kürt-Alevi-Sunni; farklı siyasi görüşler farklı kimlikler, farklı renkler demeden yan yana durmuştuk, yan yana durmayı başarmıştık. Hani bizlere polis tazyikli su sıkarken Türk bayrağını tutan birinin elinden Bdp bayrağını tutan biri tutmuş beraber kaçıyorlardı, ülkücü biri de bozkurt işaretiyle yanlarında duruyordu. Hatırlıyor musun? Ben o fotoğrafı ne zaman zihnimde canlandırsam yüreğim sızlar.
Kendi savunmamızı, "vatan savunmamızı" o zaman beraber yaptık değil mi? Ülkeyi açık arttırmayla satarlarken bu kadar ses çıkarmadık da şimdi Doğu'ya yaptığımız bu vatan savunması sence de fazla dayatılmış değil mi?
Fakat bugün, doğuştan terörist olduğunu düşündüğün çocukların ölümüne, onlara yapılan baskıya zulme ses olmuyorsun. Oysa sosyalist ailelerden gelen bizler de doğuştan terörist ilan edilmiştik devlet nezdinde, hatta doğuştan bir sıfat takmalarına gerek yok sen bile Gezi'ye katıldığın için terörist ilan edilmiştin. Hatırlarsın bunu o kadar da geçmedi üzerinden. Yan yana yürüdük. Taksim'de Gündoğdu'da aynı ekmekten yedik. Aslında kim olduğumuzu/olabildiğimizi gördün.
O insanların, doğuştan terörist dediğin o insanların, aslında kim olduklarını görmek istiyorsan aynı ekmekten yemen gerekmemeli artık. Bir defa yedin çünkü. Unutmadın unutmadın, üzerinden o kadar da geçmedi çünkü.
Ama şimdi sen, kürtler öldüğü için sevinerek kurtarıcının terör örgütü dediğin örgütün olması için çabalıyorsun adeta. Elini uzatmıyorsun. "Bizim elektriğimizi kaçak kullanıyorlar" diyerek elektrik kesintilerine gülüyorsun, Peki güzel kardeşim, şimdi sen ülkeyi bizim diyerek bölmediğini mi sanıyorsun?
Ah benim güzel kardeşim. Sen siyasi kimliğinden önce bir insansın.
Ses ol.
Ailesi gözü önünde devlet tarafından katledilen insanların ön yargılarıyla bizden nefret etmemeleri için ses ol.
Bizim çocukluğumuzu hatırla. Sokaklar bizimdi değil mi? Her yere tebeşirle seksek çizer, önümüz sağımız solumuz ebe derdik. Ne de güzel saklanırdık birbirimizden.
Peki Sokakta seksek oynamak yerine sokağa çıkma yasağı yaşadığın bir memlekette yaşasaydın? Birbirimizden değil de devletten saklanmak zorunda olduğumuz bir memlekette? Doğduğun yeri sen seçmedin, doğdukları yeri onlar da seçmedi. Vicdanını coğrafyalardan ayrı tutma güzel kardeşim.
Bu yüzden o ufacık yaşta oyuncaklarla oynamak yerine sokağa çıkma yasağını yaşatanlardan olmadığımızı anlatmak için ses ol.
Gezi'yi hatırla. Gezi'yi unutma.
Lütfen ses ol bize, onlara, kendine, hepimize ses ol.
Barış -özellikle bugünlerde- en güzel şarkıdır.
Şarkı ol güzel kardeşim.

1 Mayıs 2015 Cuma

Biri gidelim mi dedi?

Böyle zamanlarda, yokuşun gerçekliği iliklerime kadar işlediğinde yani, gecenin rengi kendini kendinden sardığında, evrenin boşluk diye tabir edilen kısmında bir başına kaldığımda yani; zihnimin en derininde kurduğum tüm bağlar kopuyor bir bir.  Yerim yok, yurdum yok. Sizin sarıp sarmaladığınız yerlerde huzur bulamıyorum. Aitsizliğim kendi boyunu aşıyor. Yetmiyor bir ilmek geçiriyor geceye. Umutsuzluğumu saydam mavilere boyasam da gecenin sonunda dizlerinin üstüne düşen yine kendim oluyorum. Saydamlığın güzel bir tarafı var. Toplumun dayattığı tüm ahlaki cümbüşler, edepsizlikler, devamında çaresizlikler hepsi karşıdan baktığında görülebiliyor.
Sığınamıyorsun haliyle bir yerlere. Nesnel avuntular paçalarını çekiştiriyor. Siktirip gitmek istiyorsun en çok. Yine. Fakat bırak akışın yönünü değiştirmeyi, bir etkin bile olmuyor bu kısır döngüde. Boş. Bomboş.
Tüketim toplumu bireyden başlıyor tüketmeye insanı işte. Hikaye bilindik. Hepimiz farkındayız da kurtaramıyoruz paçamızı bu sikik düzenden. Aciziz. Öyle bir "anlık" bombardımanındayız ki hatta  frontal kortekste kuraklık boy gösteriyor. Aptallık yeşeriyor ama. İyi kötü bir yaşam var. Belirsiz de olsa var.
Tüm bu şenliğin ardında koca bir hiçlik de var da, işte. Düşünme yetimiz gün geçtikçe sığlaşıyor, daha daha daha.
Tüketiyoruz evet ama,
daha çok da tükeniyoruz be.
Neyse, mücadele masturbasyonlarına devam.

8 Ocak 2015 Perşembe

Mesela Lili Marleen

Ellerim gibi sakladığım
ama henüz kırışamamış şarkılar
tırnaklarımın etimle buluştuğu yerden kulaklarıma ilişiyor.
birden geçmişten gelen bir hayalet gözlerime uzanıyor.
Yani nasıl desem.
ölümden de huzur sesler var. -burada Marissa söylüyor-
Yani, Nasıl desem!
kırgınlıklarım bu çamur deryasında
bir bir sevişmelerime dokunuyor
kendimden fazla kirlenmiyor hiçbir şey
yani, nasıl desem.
soğuk güzel güzel olmasına
kar yağacak diye bu sokağı izlemek rahatlatıyor beni
şarap kadehleri ve gidilmiş yerlerden toplanan ıvır zıvırlar
avuçlarımı da ısıtıyor ısıtmasına;
bira şişesi kapakları, bira altlıkları,
unutulacağını bilse sarı olmaktan vazgeçecek karalanmış post-it'ler -sahi sarı mıydı?-
yani, nasıl desem..
henüz toplanmamış mutfak masasını yok saysam
rüyalarım yutkunsa kimse adımı duymaz
korkacak bir şey yok
bir kar tanesi geçiyor şu an balkonunun en gizinden nasılsa,
yalnızlığıma ağlayıp yüzümü yıkıyorum,
yüzleşmelerim banyo aynasından cesetleri topluyor
yani, nasıl desem!
bitimsiz ağıtlar iklimlere varıyor.
yaşamakla bitmiyor.
oysa henüz genciz.
ormanın göklere uzanan ağaçlarının
hatta belirsiz rüzgar sesinin altından,
sessizce geçebiliriz.
kehribar kırların ucunda
utanmadan karşımıza çıkan sözcükler
ayın altında göl olur.
yani, nasıl desem,
geceden yoğun bir gece
imkansız şeylerden konuşur,
iyi ki'lerin bedene oturduğu
kararsız meltemlerde nefeslerimizi duyar
bir adım daha sarılırız tükenmişliğe
seslerimiz, ayın ve o kan kırmızı gecelerin bir parçası olur.
yani, nasıl desem.
sesimiz adı mavi'nin elma'sı gibi gelir kulağımıza.
Kestirme bir yol bulunur elbet.
nankör zamanla oynaşan kalabalıklaşmış gölgelerimiz
ay ışığının belirsiz, buz kesmiş ışıltılarını çiğner geçer.
imkansız şeylerden konuşuruz, yine.
tanrım.
gerçek manzaralar da aynı imkansızlıkta mı?

yani, nasıl desem;
kaçmak istediğin o büyük şehirlere,
hayatlar kadar tüten dağların doruklarına,
sesinden okunan şiirler kadar derin gecelere
damgasını vuran bu huzurlu hüzün;
nasıl desem, Tanrım!
ansızın burnuma gelen kokun
ruhumda anıların tıpasını çekiverdi.
kendi gecemde yapayalnız,
açılmış kapıların dilsizliğinde, samimiyetsizliğinde
kimsesiz bir çocuk gibi
ağlıyorum.
hoş geldin.
hoşça'kal.


dip: şarkılarımı paylaşıyorsun. kalben'i bile. yapma.

21 Kasım 2014 Cuma

Uyu artık

"Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?"
Sabahın bu saatinde hâlâ uyuyamamış olmamın da etkisi var Camille Claudel'in bu sözlerinin beynimde yankılanmasında. Henüz güneş doğmadı. Karanlığın tadını çıkarmak istesem de hiçbir balkonda huzur bulamıyorum. Hiçbir hükmü yok yaşadığım onca bugünün. Tüm mücadele mastürbasyonlarım sonuçsuz. Anlama astığım ceketler ince kalıyor böyle kışlarda. 
Aynı noktasındayım çöküşün. Duvarları çürümüş plazma. 
Apoptozis ruhumda meydana geliyor anlamıyor musun?
Beynimi parçalara ayırıp her bir parçasını ayrı yere koymam lazım. 
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık.
Düşünmek istemiyorum artık
..

18 Kasım 2014 Salı

In vitro'da var'lık


Yağmur sularına karışmış düşler görmüşlüğüm var.
Mevsimler kaynatıp ıhlamur yapmışlığım da var.
Bir kaç adam sevmişliğim var.
Bir çok adamdan gitmişliğim var.
Sus çilesine sarılmışlığım var.
Kendimi unutmuşluğum var.
Şehrin dik yamaçlarından yitişlere ok gibi inişlerim var.
Düşünerek yarattığım yankılarım ve uçurumlarım var.
Derinleşerek kendimi çoğaltmışlığım var.
Çoğaldıkça kendimden eksilmişliğim var.
Yok olan dünkü hayatın canlı cesedi olmuşluğum var.
Vazgeçişlerle dolu bir manzarayı izlemiş ruhum var.
Anlamak için kendimi yok etmişliğim var.
Anlamak için sevmeyi unutmuşluğum da var.

Diyorum ki, elimde hiçbir şey var.
İster misin?

12 Kasım 2014 Çarşamba

Janus yeşili

Çat!
Düştükten hemen sonra yüzünden çıkan sesti.
Çat!
Çantasının rengi de böyleydi. Düşüşünü gören kalabalık da. Ambulansın sesi bile böyleydi: Çat!
Otobüs geldi sonra; 554.
Vücudu titriyor. Muhtemelen sara. Kalp krizi de böyle mi olur?
Sırtüstü yatırmayın soluk borusu tıkanır diyorum.
Kaldırımda ters dönmüş ayakkabının diğer teki ayağında.
Kahverengi.
Otobüse bindim. 554. Otobüs de kalabalık. Kafamın içi kadar. Baygın adamı gören cama yapışmış. Herkes üzgün. Herkes kafamın içi kadar üzgün. Karışıklıktan utanarak zevk alıyorlar.
Uludağ. İneceğim birazdan.
Melih'in yanından ayrılır ayrılmaz okumaya başladığım hikaye bitmek üzere. "Umut var" yazmış son sayfaya: "Biliyor kadın. Kadınlar bilir. Egeli olanlar daha iyi bilir."

"Umudun adı Nautilus. Unutma, sen yaptın onu. Mavi bir hayattan."
Hafiflemedi.
Akıllı olmadıkları için gittiler dedim kendi kendime.
Akıllı olsa gider miydi?
Hem savaşlar da bu yüzden çıkmış, Sema hoca yanılacak değil ya.

Deniz kıyısında yürüyordum, kitabın adından mütevellit. Yokuş çıkan bir araba kadar hızlı. Central dogma. Saniyelik. Herhalde çok düşündüm. Nasıl ağlamaya başladığımı hatırlamıyorum.

Bu bankta biraz soluklanayım.
Olmaz. Fatih abi bakkalı henüz kapatmamış. Görmesin. Biraz daha yürüyeyim, apartmanın köşesine otururum. Hem karşıda çöp konteynerleri de var. Transcripsion.

Haydii. Matematik çalıştırdığım küçük kız birinci kat balkonunda.
Erteleyelim. Bunu da. Translation.

Nerede kaldın diye sordu babam.
"İlk beyaz yalanlarını mavi uğruna söyleyecek kız"
-Uzadı laboratuvar. Asistan bırakmadı. Sonra hoca ona kızıyormuş.
dedim. Yalanı dersime giren hocamın satır aralarından almıştım az evvel. İhmal edilmiş bir sorumlulukla. Sema hocanın öykülerinin sevdiğim bir yanı var, her karakter isimsiz. Böylelikle bana da ait olabiliyor kaçışları, üzüntüleri ve yalanları.
Nefes nefese verdiğim bu cevap odamın kapısına kadar idare etti.

"Sevda mavidir. Her tonu aşktır mavinin. Cam göbeği değil can göbeği olur sevda, canın tam merkezi, mavi. Sevda can verdiğiniz bir bebeğin adı olur, mavi bir rüzgâr adı."
Bir yudum su.
Bir çocuk mu doğurmalı?
Bir kurtuluş. Dağınık bir yatak odası. Sokağa atılmış siyah çöp poşetleri. Vizeler? Gelecek sancıları. Gidişler, yitmeler, yitirişler ve nicesi.
Yosun yeşili cehennemler. Hadi canım!
Umudun samimiyetsiz gülüşleri.
Bölünen uykular.
Sonradan bakıp içeriz diye henüz çekilmemiş fotoğraf kareleri. Sevginin kör noktaları ki yumruk gibi düşen gecelere.
Gidişler sonra.
Gitmeler.
Geçememeler.


Botları çıkarmalıydım gelirken. Çıplak ayak yürüsem yıllarca anlatabileceğim bir hikayem olurdu hem. Ayağımın çıplaklığı dışında hiçbir gerçekliği olmazdı.
Hiçbir güzelliği de olmazdı. Öznesini yitirmiş belki de bir daha hiç bulamayacak bir nesne olarak, bir düş ülkesine yürüyebilirdim.
Fatih abi bakkalı kapatmış olurdu yahut.
Bankta oturabilirdim.
Mavi bir kedinin başını okşayabilirdim.
Mavi bir çiçeği koklayabilirdim.
Mavi bir sigara içebilirdim.
Durup dururken mavi seven bir adama onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilirdim.
..
Asıl çıplak olan düşünceleri. Laboratuvar masası ikisinin sarıldığı. Sema hocanın kapı kilidi. Filiform papillalar. Malaşit yeşiliyle boyanamayan Pseudumonas.
MLST hatta.


Ne demişti Sema kadın:
"Onlar genç, âşık ve mavi."


Severler belki.
Ama gidecekler.
Savaşları da kendilerine kalacak. Yine.

17 Ekim 2014 Cuma

aktarma

Geçişin çiçekleri arsız açar her gece ismimin kuytusunda, görmezden gelirim de rahat bırakmaz yakamı. Ve ben  en çok geçişleri severim yine de. Karanlıktan aydınlığa, yalnızlıktan yalnızlığa, felsefeden edebiyata, edebiyattan halı sahaya..

Vazgeçişler, umutsuzluğa kapılmalar, bir nihilizm akıntısında sürüklenmeler, yine de boğulana kadar yüzmeler..
Hayat olağan devridaimini aksatmadan yapıyor. Peki sen neler yapıyorsun ?
Umutsuz aşklarda yoğrulup mükemmel aşık aramaya başlıyorsun. Ne zamandan beri ele çamur değmeden testiler yapılıyor söylesene bana ? Bileğe kuvvet diyip harika aşklar yaratabilirsin oysa. Zaman kaybetmeden bir şeyler inşa edebilirsin.
Basit hatalar ağır bedeller tahsil ediyor bizlere, kabul. Olsun, yanlış hesapların düşürdüğü omuzların ardından y görünmez mi palamut ağaçları, parkta yakalamaç oynayan çocuklar ? Görünür tabii, görünmez deme hemen. Düşün bi, o zaman bir başka güzel olmaz mı geçişler.
Dur hele, otur bir soluklan , al çayını eline, şeker de orada duruyor. Söyle şimdi, bahardan kışa/kıştan bahara, Leyla'dan Necla'ya/Ahmet'ten Mehmet'e, evden sokağa sokaktan bara, rakıdan biraya biradan şaraba, şaraptan yıllara.. geçsen, geçsem, geçsek ? Kavranmaz mı yalıtılmışlık o zaman. İkonoklastk bıdıbıdılar uyuşturmasın beyin hücrelerini. Şşş.. sessiz olursan birilerinin geçişte olacağını duyacaksın sen de.

Geçmiş'lerdeki kayboluşta bulunan avuntu, kayıp zaman'a yenilgidir yalnızca.
Hikaye anlatıyorsun Emilia deme. Olur, bal gibi de olur. Hangisi yeni ki yaşanmışlıkların ? Herhangi bir kıyıda bilmemiş miydik ? Öğrenmemiş miydik ? Tanımamış mıydık ? Eğer ki ezer geçersen, hiç olurlar! Öyleyse nedir bu şaşkınlık, umutsuzluk, vazgeçmişlik, kararsızlık, korku ??
Hadi ama, bir şeyler avuçluyor bizi, sürüklüyor tik taklarında. Biri kaçıyorsa biri mutlaka kovalıyor, zamana kayıp düşmeyelim, dizimiz kanar, canımız acır mazallah!

Ne diyordum, heh;
"Geç, dönme ama bil!"

9 Ekim 2014 Perşembe

Sor bakalım neredeyim

Boğazıma kadar boka batmışken bir umuda sarıldım Kafka'yı hiçe sayarak.
Bizim gibiler için de umut olmalıydı. Ayaklarım öyle nasır tutmuş ki gidememekten, tüm ihtimaller buzdan soğuk. 
Bir adamın koynunda uyudum da, bir sus payı bırakamadım anlayacağın. -Burada rengarenk bir ev var-
Bu sorguların hiç mi sonu yok? Kendime uzansam hayattan eksiliyorum. Hayata uzansam kalabalığa boyanıyorum; bunca yıl bıçak bileyip kaçtıktan sonra bu insan saçmasından üstelik.
Önce bir babanın saçlarımı okşamasını kaçırıyorum. Sonra hiçbir erkek bir baba olamıyor benim için ki, kimseyi tüm benliğimle sevemiyorum. Yaşama konusundaki beceriksizliğim masada meyve tabağı kalıyor bunun yanında. 
Son kıyametten sonra bile sevginin kellesini vurmuyorum ama. Düşün. O kadar gücüm var hala. Ellerim sıcak diyip, bir cehenneme daha gömülüyorum hep olduğu gibi.
Ne yapsam olmuyor anlayacağın. Sebep sonuçlarda yaşantıların rengi değişiyor hiç istemediğim sahnede. Bunca çığlığım yerine otursa da kötülüğe dair ne kadar üçleme varsa cadının süpürgesine binip bilinmeyen krallığa gidiyor. 
Wristcutters A Love Story'da Eugene (Shea Whigham)'nin arabasındaki o koltuğu hatırlar mısın? Altına ne kaçsa kaybolurdu, karanlık bir döngü görseliyle, alakasız bir sahne oluverirdi filmin içinde de beni hep aynı etkilerdi.
Bu dünyada ne kaldıysa sizin olsun. Ben koltuğun altına yanlışlıkla düşüp, sonsuza kadar yok olmak istiyorum. 
Özlem'e göre benim için hala umut var. Aslına bakarsan bazen ben de öyle hissediyorum; içten içe. Ben her bazen Özlem için de öyle hissediyorum.
Fakat her kurgudan sonra bedel ödeyenin kendi gözlerim olması tüm bazenleri kapı dışarı ediyor. Sessizliğim anlatmıyor, anlatamıyor. Bitkinlikten de ancak bu kadar çıkabiliyorum. Çabam takdire değmiyor da, ben, benim işte.
Duvarlarımın ardında vazgeçmekten başka bir yol da var belki. Anlatması zor. Kaçmak istiyorum en çok. Bazen kaçmaya bile fırsat vermeyecek kadar uzak kalıyorum hatta. Uzak kalamadığım noktalarda da bir şeyler anlatırlarken derin bir pesimist manzarada başka diyarlara yelken açıyorum. Alkolün bakıcılığına gerek kalmıyor çoğunda. Yitişin kollarına nasıl da yumuşak düşüyorum bi' görsen. 
Aslında genel bir portre istiyorum bu dünyadan anlıyor musun? Benim nerede olacağıma dair. Arayışıma dair bir portre istiyorum. 
Fırçayı verin Tanrı'ya.
Sürüklenmeye devam.